02 Aralık 2009 Çarşamba

TIL ENDA

Saat 04.42. Akşamüzeri mideye indirdiğim birayı saymazsanız tamamen ayığım. Zira bugünkü madde kullanım hakkımı ağrıkesicilere harcadım. Evet, çok ağrım var, ama konumuz bu değil.

Bu satırları klozette oturmuş yazıyorum. Kucağımdaki bilgisayar dengede ve elimde tüten sigaranın külleri yere dökülüyor. Aslında klozette oturmayı gerektirecek bir şey yapmıyorum. Ama banyodayken ağrılarımın biraz olsun azaldığını hissediyorum, hepsi o.

Yalnız yaşamanın ballandığı gecelerden biri daha... Evin bütün ışıkları açık, yüksek sesle tek bir parça çalıyor, duş aldım ve “neden bu saatte ayaktasın” diye dırdırlayan kimse yok. Günlerden sonra ilk kez kafam rahat… Hayatımı kontrol edememeye alışmaya başlıyor olabilirim. En azından eskisi kadar radikal tepkiler vermediğimi biliyorum. Zincirleme aksiliklerle dolu hayatım yüzünden artık tek kalemde en az bir hafta kaybetsem de, öylece durup sırıtmaya devam ediyorum.

Ve sabahın yedisinde yollara düşüp işe gideceğimi hatırlamamaya çalışıyorum. Martıların bağırmaya başladığı bir saatte dünya da ekseninden sapmış olabilir ne de olsa. Düzensizliğin düzeni gemiyi iyice azıya aldı. Uğraşacak halde değilim. Gidip bir bira açtım. Ve bir fincan da kahve yaptım. Bir yudum bira, bir yudum kahve… Boktan bir karışım. “Karaciğerine çok yükleniyorsun Miss Jayne” diyor içimden bir ses. Gülüyorum. İyice delirmekten iyidir ciğerlere yüklenmek. Nasıl olsa rehabilitasyon merkezinin o yemyeşil bahçesinde kös kös otururken yapmama izin verecekleri tek şey delicesine sigara içmek olacak, karaciğer akciğer, eh, söylesene bana, ne fark eder?

Ev çok soğuk... Kahve çok sıcak... Kendimi izole ve güvende hissediyorum. Ağrılar ve sancılar. Enseme vuran ter dalgaları... İzdüşüm ve izafiyet. Anatomi ve grafikler. Mikro organizmalar ve lavabo delikleri. Fizik ve kimya... Endülüs ve calculus. Kümülüs ve equus mulus. İzmaritler ve kiremitler. Plastik ve teneke… Kavgalar, çatışmalar, oyunlar, lastik izleri, kükürt kokusu, lacivert, toprak, gıcırdayan kemikler, dolmuş kuyrukları, tiyatro biletleri, nevizade ve asmalımescit, konser kayıtları, forumlar, fırlatılıp atılmış kitaplar. Hayatın içine ederek yaşıyorum. Ve bunu bilmekten keyif alıyorum. Yaşamım, en sevdiğiniz şarkıyı bir daha hiç dinleyemeyebileceğinizi bilerek, her seferinde son kez dinliyormuş gibi.

Yine de bitmez bir tutunma çabası. Tükenmeyen bir uzaklaşma tutkusu. Okumayı yazmaya tercih ettiğim günler. İtlik yapmak için yer ararken takındığım masum tavırlar. The Marmara. İşyerinde geçirdiğim günler. Boğaz’a atlama isteği. Her gün izlediğim sarı balon. Arkası Moda.

*

Üşüyen bacaklarıma eşofmanı geçirmek için klozetten kalktım ve kombiyi on dokuz derecede çalıştırdım. Tıklayarak ısınan kalorifer peteğine yakın oturup, sırtıma kalın bir şal aldım. İçim titriyor. Yatağa bir düşersem, hatırı sayılır bir müddet ayağa kalkamayacak durumda olduğumu biliyorum. Umursamamaya çalışıyorum. Bu bir yalan. Artık eskisi kadar kendi üstüme gitmiyorum. Bu bir doğru… Belki deneyecek yeni şeyler bulmakta zorlanıyorumdur. Belki artık yeni bir şeyler öğrenmek istemiyorumdur. Belki de artık dikey değil, yatay ilerlemek istiyorumdur. Ve son olarak, belki, artık yatay ilerlemek değil de, yatay kalmak istiyorumdur.

Aslında dikey deyince aklıma gelen tek şey bir mezar taşı. Fakat mezar taşlarından hoşlanmıyorum. Mezar ahşabı. Var mı böyle bir şey? Bir ağaç parçası… Ölü ya da diri, benim gibi, fark etmez çok da. Kişilerin taleplerini karşılamaya çalışmaktansa, boylu boyunca uzanıp kalmayı tercih ederim. Maddelerin talepleri ise bazen kişilerin taleplerini bile geçiyor. İşte o vakit bir çukura yatırılmamın vakti gelmiş demek oluyor.

En son ne zaman bir mezarlığa gittiniz bilmem ama, artık ölüleri üst üste gömüyorlarmış. Önce gömülenin üstüne bir yenisi geliyor yani. Tuhaf… Mezarı açtıklarında önce gömülenin kemikleri çıkıyor ortaya. Kısa bir süre oksijenle temas eden kuru kemik kalabalığı gözünüzün önünde sevinçle dans ediyor bir müddet. Ve sonra yeni bir ölü, en proteinlisinden, hoop, en üste... Ve sonra yine kürekle toprak… Anladığım odur ki, eğer İstanbul’da bir çukura gömülürsem, altımda yatan bir ölü daha olmak zorunda. Ve bunu bilmek berbat bir şeymiş gibi geliyor. Mezarı bile paylaşmak. “Ha yanımda, ha altımda, ne fark eder ki” diye düşünüyorum bir an sonra. Doğru bir şey aslında böyle düşünmek… Esasen İstanbul’a gömülmek istemiyorum. Bilmesi gerekenlere ölü Jayne’i nereye gömmeleri gerektiğini söyleyip, hatta utanmadan bir de mezar yeri satın almak istiyorum. Evet, sanırım bunu yapmalıyım.

Aramak, ulaşmak, inkar, hazım, kabul, cesaret… Sözcükler, hemen her yerdeler.

*

İtinayla seçilmiş yaşamıma dahil ettiğim her şeyi itinayla seçtim. Kendi hayallerimin zirvesindeyim. Hiçbir zaman bundan daha fazlasını istemeye cüret etmemiştim. Akvaryumdaki balık akvaryumun çapını en iyi bilendir. Yüzerken durup geri dönmesi gereken yeri en iyi o bilir. Geri dönmemekse, olduğu yerde dikilmektir. Camın ardında dönen dünyaya kısa bakışlar atarak öylece dikilmek, ve vakti geldiğinde gerisingeri yüzmek. Her balık geri döner.

Ben bir balık değilim. Ve bugüne dek İstanbul hariç hiçbir şeye geri dönmedim. Yeterince uzaklaştığım her şey, uzaklaşması gerektiği için uzaklaştı. Dünyayı bir akvaryum olarak nitelendirebilecek kadar geniş görüşlüyseniz eğer, altını çizmek isterim ki, ben yine de bir balık değilim. Dünya çok büyük ve sen küçücük bir balıksın diyebileceklere de uzaktan nanik yapar, yoluma giderim. Bu yol beni Mars’a da götürebilir, Venüs’e de; apartmanın bodrumuna da, ve çok isterim ki toprağın altına da… Diyeceğim odur ki, kendimi sınırlamayı sevmem. Kendini sınırlayanları da sevmem. Sersemlerse ayrı konu…

*

Çok yakın bir zamanda bira içmeyi kesmem gerekecek. Aksi takdirde virüslere yenileceğim açık. Şiş bir boğaz da cabası. Ofiste ben dahil herkes sağa sola yatıyor hastalıktan. Dayak yemiş gibi ağrıyor her tarafımız. Ofiste maske ile gezdim geçen hafta, iş arkadaşlarım çok üzüldü. Hatta bir tanesi ağlayacak gibi oldu. İnsanları anlayamıyorum. Kendimi koruduğum gibi, onları da korumaya çalışıyorum halbuki. Kapalı bir yerde çalışıyoruz ne de olsa. Ama anlamak istemiyorlar. Bilemiyorum. Ayıp değil maske takıp gezmek, üzücü bir şey hiç değil, ne sizin virüslerinizi almak, ne de kendi olası virüslerimi size bulaştırmak istiyorum abi, bu kadar basit... Hoş, maske de bir işe yaramıyor diyorlar ama bu işlerden de hiç anlamıyorum. Her kafadan bir ses çıkıyor, bense güneşin doğuşunu izlemek istiyorum artık.

*

Ve gökyüzü sis ardında kaybolmuş, güneşten eser yok. Hafif bir aydınlık peydahlandı sadece. Bu gördüğüm, sabahtan başka bir şeye benziyor, bir akşamüstüne mesela. Ve sisle beraber ağırlaşıyor göz kapaklarım. İşe gitmek... Dolmuşa binmek… Ne kazanıp ne kaybettiğini düşünmeden günleri zincirleme yiyip bitirmek… Akşam eve gelmek ve karşıdaki duvara bakarak bir bira içmek... İzlanda müziği gelir sonra. Sevdiğinle aynı anda… Sıcacık olur, kulaklar ve göğüsler. Ve yatağa gireceğim az sonra. Donmuş ayaklarım yorganın altında çözülürken bedenim de gevşemeye başlayacak. Uyumak, güzel rüyaların kucağına balıklama atlamak… Bir saatliğine de olsa.

24 Kasım 2009 Salı

FİKRET OTYAM

Bugüne değin tüm yaptıklarımı ya da yazdıklarımı toplasan bir fotoğraf etmez.

21 Kasım 2009 Cumartesi

ALL FLOWERS IN TIME BEND TOWARDS THE SUN

Ve her şey Güzel Sanatların önündeki caddede duvara yaslanmış, karşısındaki bebeği gözlerinin içine dikkatle bakarak dinleyen kahverengi deri mont giymiş James Dean kılıklı yakışıklı hergeleye gözümün takılmasıyla başladı. Bebek elini kolunu sallayarak heyecanla bir şeyler anlatıyor, James Dean ise göz kapaklarını bile oynatmadan öylece bakıyordu. Küçük kahverengi gözleri kısılmıştı, ve saç kesimi, cesaretliydi. Kulaklarıma bağıran Joplin’i bir an için unutup olduğum yerde durdum ve bu enfes manzarayı izledim. Gecenin ışıkları asfaltı fosforlu renklere boyamıştı ve serin esen rüzgar her geçenin kulağına bir sigara daha ateşlemesini fısıldıyordu. Ellerimin kaşe montumun cebinde kaşınmaya başladığını hissedebiliyordum. İşte buydu özgürlük. En iyi yaptığını bildiğin şeyi yapma isteği. Yap ve dünya ayaklarına kapansın. Sense dön ve yoluna git. Giderken topuklarını birbirine vurarak yürü ve arkana bakma. Tozunu yuttur. Bilerek yap. Pişman olma.

Birbiriyle tamamen ilgisiz hayatlarla bir şekilde göz göze geliverdiğiniz o ender anlar genelde tek karedir, çoğunlukla siyah beyaz, uçucu, adamın ayaklarını yerden kesecek derecede büyülü ve kokusuz. Bu sefer işin tek bir fotoğraf karesiyle kalmayacağını biliyordum, ve bu yüzden olacak, yürümeye kaldığım yerden devam ettim. Her gün üzerinden geçtiğim o cadde o saatte çok ıssızdı -ki bu çok nadirdir. Tek tük sarhoşlar ortalık yerde yalpalayarak ağızlarının içinde bir şeyler geveliyor, üzerlerinden yükselen içki kokusu havaya asılıp kalıyordu. Sarhoşlardan bir tanesi yanıma sokulmaya çalışıyordu. Duraklayıp ona izin verdim. Dayanacak bir yere ihtiyacı vardı sadece, bunu hissetmiştim, bir sarhoşu diğer bir sarhoştan daha iyi kimse anlamaz ne de olsa, bir elektrik direği, bir ağaç ya da herhangi bir dikit işini görürdü onun. Ve o, gelip sağ omzuma verdi ağırlığını. Deve gibi bir adamdı, omuzum göğsüne geliyordu. Koyu yeşil montu soğuktu. Bir iki saniye o şekilde durduk. Sonra adam tekrar adım attı. Gücünü toplamasına yetmişti o süre. Bense olduğum yerde durmuş, onun kokusunu içime çekiyordum. Ve o ilerlerken ardından baktım. İçkinin adamı ilerlettiğini bilmek hoşuma gidiyordu, dümdüz ileri, ve yerimde olabilecek başka bir hatunun böylesi bir durumda vermesi muhtemel tepkileri kafamda canlandırarak eğleniyordum. Kısa boylu üç çöpçü büyük ve yeşil çöp kovalarını caddenin tam ortasında hızla sürükleyerek bilmediğim bir yere doğru götürüyordu. Felaket bir gürültü çıkıyordu anasını satayım, kulaklarıma bağıran müziği duyamayacağım kadar çok. Önümden şimşek hızıyla koşarak geçen kediler feci bir kavgaya tutuşmuşa benziyordu, kaldırım kenarlarına öylece uzanıp yatmış kocaman köpekler arada bir oldukları yerde gözlerini açarak etraflarında koşuşturan kedilere ilgisiz bakışlar atıyor ve tekrar uykularına dönüyordu. Benden başka hiçbir canlının sürüklenen o çöp kovalarının sesini duyduğunu sanmıyordum. Çöpçüler dahil. Ve James Dean kılıklı oğlanın kahverengi deri montu ve saç stili aklımı kurcalıyordu. İçki kokusuna ihtiyacım olduğu açıktı. Felaket ayıktım ve bundan nefret ediyordum. İyi bir kafayla tam da o anda ve o caddede koşmak isterdim. Arkamdan atlı kovalıyormuşçasına bir koşuş. Depar. Kahverengi monttan kaçma. Sayıklama. Bir sigara yaktım. Ve dumanı havaya savurdum. Bağırarak şarkı söylemeye başladım sonra. Ara sokaklardan birine saptım. Yolumun üzeri olmayan bir yerlere girmek, bir apartman girişine çöküp soğuktan donmayı beklemek istiyordum. Tost yiyen oğlanlar kaçamak bakışlar atıyordu, bense yüz seksener derecelik açılarla tüm dünyayı aynı anda görüyordum. Anlayacağınız, ara bir sokakta öylece dikilmiş, kendi etrafımda dönerek şarkı söylüyordum, avazım çıktığınca bağırarak. Biri gelip kapalı bir şişe bira uzattı. Duraksamadan aldım birayı, kapağını tek hamlede açıp içine baktım. Birazını yere döktüm hemen sonra, şişenin içindeki bira da köpürmüş oldu böylece. Ve şişeyi kafama diktim. Hiç sevmediğim bira köpüğünü tatmalıydım. Lıkır lıkır geçti boğazımdan arpanın kör olasıca suyu. Çok güzeldi. Kahverengi deri ceket kadar güzel değildi. Elimi cebime attım, bir yirmilik geldi elime, tek paramdı ve gidip bana bira veren oğlana verdim onu. Ağzını kıpırdatarak itiraz ettiğini görebiliyordum onun. Boş verip yürümeye koyuldum. Zifiri karanlık bir sokağa daha daldım. İzimi kaybettirmekti niyetim. Halbuki bir izleyenim yoktu. O sokağı pırıl pırıl elektrik ışığının altında gördüğüm günler çok uzak değildi. Ama ülkemin her yerinin sistematik bir şekilde gün be gün karanlığın içine çekildiğini görmeye alışmıştım artık. Adına elektrik zammı ya da yarı-islami düzenin sonuçları diyebilirsiniz, mecazlarla işim yok, tıpkı siyaset ya da edebiyatla işimin olmadığı gibi. Tek derdim gerçekler. Gün be gün batmaya devam ediyor oluşumuz. Ve kahverengi deri ceketler.

Aşk sancıları erteliyor. Böyle bir gücü var onun. Bir hafta önce yaşamanız gereken aşırı-uç delirme halini mesela, öteleyiveriyor. Fark etseniz de önüne geçemiyorsunuz. Esasen geçmek istemiyorsunuz. Fakat sancılar, ertelenmeye gelmiyor, her geçen bastırılmış dakika delirme eşiğinizi değil, delirme seviyenizi arttırıyor. Ve sonuç: Kahverengi bir deri ceket sonucu bir film çekmeye başlıyorsunuz, kendi hayatınız içinde kendi kafanızda, en kısasından, kıssadan hisse, en sanatsalından, tanrı cezasını versin, ve İstanbul’daki herhangi bir deliden farkınız yokmuş gibi davranıp, aslında öyle olmadığınızı bilerek ve kendinize bile rol kesmeye devam ederek delirmiş numarası yapıyorsunuz. Unutma, her şey kayıt altında! Bir an için bile bunu unutma ve şimdi dön kendi etrafında, zifiri karanlıklar altında kalmış o güzelim sokakta, kulaklarında seni deli eden o müzik, gözlerinin önünde açık kahverengi bir deri ceket, burnunda o adamın o en güzel sabah kokusu… Sonra bırak kokular birbirine karışsın, sahaf kokusu ile kabalcı ve mephisto kokusu, yeni açılmış bir cd kapağı ile bilgisayar ekranından görünen torrent kokusu, çin ile avrupa kokusu, bira ile cin kokusu, ıslak asfalt ile ağaç kokusu. Çok az şey diğer şeylerden bağımsız artık. Ellerimi gökyüzüne doğru kaldırmış kendi etrafımda dönerek şarkı söylemeye devam ederken, tek bir allahın kulu bile varlığımdan haberdar değilken ve ben bunun böyle kalmasını sadece umarken, çok sevdiğim güneş kokusunu, deniz kokusuna karışmış halde burnumda, petrol kokusunu yüreğimde, toprak kokusunu ise ellerimde taşıyordum. Para ko(r)kusunu üstümden atmak, bok ko(r)kusunu cehenneme havale etmek, uzanıp yıldızlara dokunmak, sonra uzaklaşıp kendi yörüngeme çekilmek…

*

Şimdi neredeyim bilmiyorum.

Tanımadığım pis bir salonda oturmuşum. Yazmaya başladım. Ellerim paslanmış. İçeriden horultular geliyor. Sabah olmuş olabilir ama ortalıkta ışıktan eser yok. Çok üşüyorum. Dizüstü bilgisayarım yanımda olduğuna göre, bir ara eve uğramış olmalıyım. Hatırlamıyorum. Hangi gündeyiz? Hangi şehirdeyim? Kimin evindeyim? Sorunlarım var. Her geçen gün artan sorunlar. Çantam yana devrilmiş, içinden yırtılmış kitap sayfaları dökülmüş. Hangi kitabı yırttığımı bilmiyorum. Bu aralar benden başka kimsenin kitap yırttığını sanmıyorum. O yüzden suçu üstüme alabilirim, tereddütsüz. Hadi cezalandırın beni. Seksen yaşını geçmiş gibi yazan bir orospu çocuğunun satırlarını daha fazla okumak ya da görmek istemeyip de mülkiyeti bana ait bir kitabı önce ortadan ikiye, sonra ikiyi sekize ona seksen dokuza ve bin beş yüze ayırdığım için bana hak etmediğim bir ceza verin. Umurumda bile değil. Cehennemde yaşıyorum ben. Sizin de cehenneme kadar yolunuz var. Sikindirik dertlerinizle beni oyalayamazsınız. Kahve rengi. İçimde kahverengileşen bir şey var. Bir çift göz. En açığından kahve rengi. Deri mont rengi. Evet, hatırlamaya başlıyorum. Geceler önce gördüğüm o montu. Ve hiç aklımdan çıkmayan o bir çift kahverengi gözü. O gözlerin üzerine düşmüş kedi tüyü gibi bir tutam sarı saçı. Çok acıyor. Bunca acıyla nasıl yaşadığımı bilmiyorum. Yaşıyormuş gibi yapıyor olabilirim. Bira gerek. Mutfak nerede? Buzdolabı var mı burada? Bira var mı? Neredeyim? Bu horultu kimden geliyor? Hatırlamak, daha çok hatırlamak istiyorum. Canlı tutmak istiyorum her şeyi, kendim hariç, her şeyi. Kısacık kestirdiğim saçlarım yanaklarıma değiyor. Delirmek üzereyim. Parmağımı gözüme sokup saydam bir parça çıkarıyorum göz bebeğimden. Görüşüm bulanıklaşıyor. Artık tek gözüm görüyor. Tekrar takıyorum lensi gözüme. Biraz batma hissi, ve tekrar net görmeye başlıyorum. İşte bir adet bira. Ilımış. Kahvaltım. Anlaşılmamak ne zor. Türkçe anlattığım ve en açık şekilde ifade ettiğim halde anlaşılmamaya alışamıyorum. Bir şeyi olduğundan daha karmaşık bir hale getirip de gözünüze sokmak gibi bir davranış kalıbım yok. Hatta olan bitenin beşte birinden bile daha azını size anlattığımı itiraf etmeliyim. Neden beşte bir dedim bilmem. İrrasyonel. Yakıtı almaya başlayan beynim, işe hayatı formüle ederek başlamakta kararlı. Fakat böyle bir formül yok. Bile bile lades. Herkesin kendine göre bir gerçekliği vardır. Benim gerçekliğim alkol. Sizinkisi kitap, otobüs, virüsler, savaş, politika, hak, müzik, adalet, sistemler, hırs ya da para olabilir. Beni ilgilendirmez. Kendi gerçekliğinizi bana dayatmaya kalkışmadığınız sürece. Yoksa çığrından çıkar, her şey, bir anda, ve bunu ben yaparım. Issız sokaklar ve sessiz caddeler benim vatanım. Bir kafam var. Ne çok yere yetişiyor o kafa, bir bilseniz. Anlamaktan yorulduğumu hissettiğimde on sekiz yaşındaydım. Yıllar geçti. Hep yorgunum. Siyah beyaz karelerden oluşmuş bir zihin. Kahve rengi ve güneş turuncusundan ibaret bir hayat. İbre yok. İstikamet belli. Bira bitti. Bir tane daha. Saat dokuz. Sabah. En son ne zaman uyudum? Bedenim ne zaman iflas edecek? Bu hayattan beklediğim bir şey var mı? Birinden beklediğim bir şey var mı? Ne zaman anlamaktan vazgeçeceğim? Ne zaman vazgeçeceğim? Ne zaman?

Hayat tek perdelik bir oyunsa, bu oyunu yazan ben değilim. Ne içindeyiz, evet, ne de dışındayız çemberin. Pastoral bir senfoni olsaydı hayat, varım derdim. Ve hayır, bir kitap yazmayacağım. Evlenmeyeceğim. Çocuk doğurmayacağım. Yeni bir iş aramayacağım. İçkiyi ve sigarayı bırakmayacağım. Düzenli hayattan öğürmeye başladım anda soluğu boktan barlarda almaya devam edeceğim. Bir iz bırakmak değil derdim, hayat bir işse, bu işi de tam yapmak. Artık his toplamakta güçlük çekiyorum. Anlamsız, sessiz, çığlık atmayan bir gırtlağa dönüştüm. Bağırarak şarkı söylemem bundan. Aynı cümleleri yineleyip durmam da öyle. Unutmak istemiyorum, hiçbir yaşanmışlığı. Her yeni yaşanmışlık, bir diğerinin uzantısı olmaktan öteye gidemese de, anılar üst üste bindikçe katılaşacağına sivrilse de, önümdeki üç ay boyunca nelerle uğraşacağımı üç aşağı beş yukarı kestirebiliyor olsam da, tıpkı ağzınızdan dökülecek o çok önemli bir çift sözcüğü haftalar öncesinden bilip de duymayı sabırla beklemem gibi, bu hayatın beni nereye götürdüğü hakkında bir fikrim yok. Rol kesmeye devam. Film çekmeye devam. Dışarıdan izlemek. Ayıkken katlanamamak. Alışamamak. Merak etmemek ve ilgilenmemek. Kahve renginden uzak durabildiğim müddetçe. Soğuk bira. Üşüyorum, hep üşüyorum. Yalnızım, hep yalnız. Çığlık bile atamayacak kadar yalnız. Kendime acıyamayacak kadar. Boşlukta debeleniyorum. Sımsıkı kilitlenmiş çene. Çok halsizim. Karanlıklar içinde duyulmaz oldu artık sessiz yakarışlarım. Küçük bir kız çocuğundan öte bir şey değilim hala. Lüle saçlarımda iki tele takılmış iki minik kurdele parçası. Suratımda geniş bir gülümseme, göz bebeklerim gülüyor, her güldüğümde. Annemi özlüyorum. Yalnızlık bazen çok zormuş anne, haklıymışsın demek istiyorum ona. Bir can arıyorum bazen etrafımda. Geçici sanrılar, duygu karmaşaları, sonra imrenmeyle karışık bir kararlılık, seçimlerimin ardında durmalıyım kararlılığı. Güç gösterileri –ki pek severim. Kendimi tekrarlamalarım – ki bayılırım. Sen ne düşünürsen düşün. Açık anlatırsan, anlaşılma ihtimalin yüksek. Peki ama ben ne yapayım? Hayatım bir öğrenci yurdunda geçiyor sanki. Bir sürü insanın arasında, karışıklıktan bunalmış, sadece ayak uydurmaya çalışan ve kendi zihninde yaşayan bir insan. Yürürken birinin gözünün içine baktığımda, eğer o bir Türk’se felaket rahatsız oluyor. Türk değilse, o da ilgilenerek bakıyor, gözümün içine. Hatta kimisi gülümsüyor. Konuşmanın ilk şartı, görmek. Karşınızdakini görmezseniz, konuşamazsınız da. İlla konuşmak da gerekmiyor aslında. İletişim başka bir şey. Benim pek bilmediğim. Bir şişe votka gördüm. Hiç açılmamışa benziyor. Acaba içsem mi? Tabii ki. Ve portakal suyu. Ellerim titriyor. Saçma. Çok saçma. Bir şey hissediyor olmalıydım. Öfke belki. Ama yok. İçim eziliyor. Anlamsız. Çok anlamsız. Kim kimi seviyor? Kimse kimseyi umursamıyor. Müzik bile kalmadı artık elimde. Her gün bir parça siliyorum hayatımdan. Sadece anılardan oluşayım artık. Canlı bir cenaze. Cılız bacakları titreyen bir gölge. Ayaklı kütüphane olmaktan iyidir. İyiliğin kime ne faydası var? Derde batın. Daha çok derde. İlgi çekmek için çırpındıkça daha çok batın. Tüylü şallarınız gibisiniz, fos. Her yerde aynı ayakkabılar. Aynı montlar ve gözlükler. Hiçbirinizin memesi bir diğerine benzemiyor oysa.

İçeriden gelen horultu sesi giderek şiddetleniyor. Ayaklarımın ucuna basarak koridorda ilerledim ve yarı aralık bir kapıdan içeri baktım. Yüzünü tanıdığım bir adam gördüm yatakta. Uyumadan önce de onu gördüğümü hatırladım. Yan yana uzandığımızı. Dudaklarını. Kedi tüyü gibi sarı saçları kahve rengi gözlerinin üstüne düşmüş, onun, benden çok uzakta, bir sabah. Onu çok sevdim. Bunu hiç söyleyemedim. Biriktiler içimde, sevgi sözcükleri. Ağırlaştım. İçime attım. Hep içime attım. Sadece düşündüm. Dünya durdu. Ben durmadan düşündüm. Onu düşündüm. Hayatı düşündüm. İkimizi düşündüm. Paylaştıklarımızı. Yapbozları hayal ettim. Onu istedim. Çok istedim. Öyle istedim ki. Nefes alamadım. Yerlere göklere sığamadım. Kendimi salladım. Çok yalnızdım. Hep yalnızdım. Sadece onu istedim. Onunla var olmak istedim. İki eksi bir artı ederdi, birbirine çarparsanız. Bunu istemek şarkı istemeye benzemiyordu. Çok zordu. Hiçbir şey istemeyen biriydim. Onu görene dek. İçimde birikti. İçimde. Çok ağırım şimdi ve hep, artık. Votka ve cigara. Kapı çalıyor. Hayat devam mı ediyor? Bitmedi mi tüm nefesler? Ben kimim? Sevdiğimi düşündüklerim neredeler? Nerede bu boşluğun sonu? Her deliğin bir çıkışı, her düşüşün bir dibi yok mu? Olmalı. Vardır muhakkak. Neden hala kırık, kalbim? Neden hala bir kalbim var? Neden sızlıyor? Neden? Neden? Neden her şey böyle? Neden böylesiniz? Neden dost değilsiniz? Neden hiçbirinize güvenemiyorum? Neden hiçbirinize karşı bir şey hissedemiyorum? Neden her şeyin sonunda sadece o var? Neden her yol ona çıkıyor? Kedi tüyü gibi sarı saçları kahve rengi gözlerinin üzerine düşmüş, öylece bakıyor. Direkt. Biliyor. Bildiğini biliyorum. Bilenle olmak istiyorum. Bilen olmak istiyorum. Eskiden bir şey istemezdim. Sonra bir alev düştü, yüreğime. Doğdum. Yıllar sonra, yine alev düşüyor yüreğime. Ölmeliyim artık. Bitmeli. Bitmeliyim artık. Bitmelisin. Gitmelisin. Giden bendim ama artık sen de gitmelisin. Kimseye ait olamam. Sen de bana ait olamazsın. Kedi tüyü saçlarını…git başkasına ver. Bunu anlamayacak birine. Böylesi daha iyi. Dudaklarını da ona ver. Gözlerini de. Ona bak. Bakma bana artık, yeter. Yıllarca baktık birbirimize. Ve hala ölmedim. Çok acıdım sadece. Çok büyüdü gözlerim. Artık sığmıyorlar çukurlarına. Yeni bir çukur gerek. İki metrelik. Her albüm kapağında gözlerin, her kitap rafında kokun... Beni yaratan benim, sense beni görmemelisin artık. Daha çok içmeliyim. Daha çok hatırlamalı. Hiçbir şey yokmuş gibi davranmalı. Devam etmeli. Ölüme. Ölmeye. Öldürmeye. Öldürülmeye. An be an. Gün be gün. Devam. Devam etmeli. Evet.

17 Kasım 2009 Salı

GÜNLER

Günler tepelerden aşağı yuvarlanırken…

Hayat eski ve alışıldık formuna bürünüyor yavaş yavaş…

Elde Bukowski var yine, biraz da Miller ve Sabahattin Ali…

Evde içki bol ama içen yok. Yemek bol ama yiyene pek rastlanmıyor.

Kutularla kahve çıkıyor her çekmeceden. Buzluk, dilimlenip poşetlenmiş ekmekle dolu.

Fil desenli bir kahve fincanı var mutfakta. İlk gördüğümde beğenip de çok pahalı diye almadığım bir fincan.

İkinci kere sırf o fincanı almak için gittiğim o süpermarket…

Yollar kalabalık.

Bu hafta, çok sevdiğim şapkamı kaybettim.

Ve sakatlanan dizim iyileşti. Artık istediğim kadar yürüyebiliyorum. Kocaman çantamda taşıdığım içki şişesinden bir fırt alıyorum her denize baktığımda.

Sarhoş olmak her geçen gün daha da zorlaşıyor.

Saç kurutma makinesi her gün çalışıyor.

Evime gelen ya aynı akşam gidiyor, ya da ertesi sabah erkenden kovuluyor.

Eskiden de kimselere katlanamazdım.

Bu durum değişeceğe benzemiyor. Hiç benzememişti zaten.

Beklediğim şeyin hala beni bekliyor olduğu düşüncesi…

İşte asıl katlanamadığım bu.

Ya da katlanmak istemediğim.

Pek fark etmez.

Öğle yemeğinde ton balıklı salata sipariş ettim.

Nedeni basitti: İçindeki haşlanmış iki parça çeyrek yumurta.

Ve o iki parça haşlanmış çeyrek yumurtanın bedeli yüksekti.

Ucuz yollu iki yumurta alıp kaynatabilirdim.

Her türlü imkanım vardı yumurta yemek için. Maksat yemekse…

Ama ben o ton balıklı salatanın içindeki çeyrek yumurtaları istedim.

Onları görmek istedim.

Hala var olduklarını görmek.

Eskiden, o alacalı kasenin içinde dururlarken, acayip mutlu ederdi beni o şiir gibi görünüşleri. Ait oldukları, yakıştıkları bir yerdeydiler sanki. Gururluydular, biraz da mağrur. Kimse onlara bir çift haşlanmış çeyrek yumurta diyemezdi. Salatayı salata yapan, yemeye anlam katan o iki lokma yumurtaydı sadece.

*

Hayatın anlamını kaybettiği noktalardan birine daha yaklaşırken…

Eskiden bana anlam ifade ettiğini düşündüğüm iki çift koyu renkli gözün ikisini birden kaybettim.

Birkaç yılda oldu bu.

Onun için anlam ifade ettiğimi dile getirmeye çalışan bir çift koyu renkli göz de beni kaybetti.

Bir an sürdü.

Birkaç gündür pek bir şey yemedim.

Sarhoş olmadım.

Kavga çıkarmadım.

Kimselere karşı bir densizlik de etmedim sanırım.

Suskunlaştım sadece.

Gözlerim büyüdü.

Kocaman oldu.

Hayatı anlamaya çalışmak…

Hayata bir anlam yüklemeye çalışmak…

Ve her denemede yeniden çuvallamak…

Yeniden.

Yine.

Ve artık bitti dediğin anda…

Yeniden hayata dönmek…

Bir aksırık, veya ani bir güneş parlamasıyla…

Ya da haşlanmış iki parça yumurtayla.



27.Ocak.2009 Salı

16 Kasım 2009 Pazartesi

WE THE LIVING

Geçen hafta boyunca bir şekilde beni iyileştirip dimdik ayağa kaldıran bira, bugün tam tersi bir etki yaratacağa benziyor.

Ve sabırla doldurdum birayı bardağa, kutudan. Köpürtmeden, incitmeden.

Tuhaf bir ruh halindeyim. Sanki yaşama dair bir ilham…hissediyorum. Ve anlamsız hayatımın devam edeceğini bilerek, --her ne kadar hayatıma bazı dönemler yeni anlamlar yüklemeye devam etsem de-- temelde ve toplamda “elde var sıfır” ilkesinden bir adım bile ileri gitmemin mümkün olmadığını kabullenmem gerekiyor. İşte bu “gerek” hissi, diğer tüm hisleri bastırmaya başladığında, kafam da karıncalanmaya başlıyor. Gelmiş geçmiş tüm kavram ve değerleri, öncelikle hepsini reddederek, sonrasında ise reddetme sağlaması yaparak, yeniden reddediyorum. Fakat bu anlamsız tekrar, beni daha da çok yormaktan, ve kendi başına salt bir tekrar olarak kalmaktan öteye gidemiyor. Şehirleri düşünüyorum, insanları, milyarlarca hayatı ve on milyarlarca satırı. Fiziksel olarak bu dünyada kayda değer bir yer kaplıyor olabilirim. Biri bana “neler yapıyorsun” diye sorduğunda, ona verecek düzgün yanıtlarım var. Ama bu, “bir şey yapmak” denen sözcük topluluğunun benim için bir anlam ifade ettiği anlamına gelmiyor. Çünkü, ve esasen, hiçbir şey yapmıyorum. Hayatın sonunun gelmesini beklemekten başka…

Fakat sabahları erkenden uyanıyorum. Portakal, mandalina ve limon suyu sıkıp içiyorum. Sevgilime de hazırlıyorum bazen aynı karışımdan. Onun yatakta doğrulup, orta boy bir bardak vitamin yığınını tek hamlede mideye indirdiğini görmekten keyif alıyorum. Sonra evin içinde dolaşıyorum. Öyle, amaçsız dolaşıyorum. Gürültü çıkarmamaya çalışıyorum. Bazen çorap çekmesini açıyor, başında öylece dikilip çorapları seyrediyorum. Bazen yatağın ucuna oturup odanın köşesinde kullanılmadan duran bisiklete bakıyorum. Lily’nin bisikletine. Bazen de klozete oturup hayallere dalıyorum. Ve sonra kendime biraz çorba ısıtıyorum. Üstüme bir şeyler geçirip, çorbamı içip evden çıkıyorum. Uzun uzun yürüyorum. Sevgilim de bazen bana katılıyor. Ondan başka kimseye bir iki saatten fazla katlanamıyorum. Genelde yürümeye öyle dalıyorum ki, işe geç kalıyorum. Ve koşar adım giriyorum ofisten içeri. Çayım masamda beni bekliyor oluyor. Gülümsüyorum. Çantamdaki paketten bir sigara çekip, sigara odasına gidiyorum, elimde çay fincanı. Ve oturup kumruyu gözetliyorum. Kumru ise genelde öğleden sonraları gelip konuyor bahçedeki o kuru ağaca. Aslında çay içmeyi sevmediğimi düşünüyorum. “Masama bırakmasalar, hiç aklıma gelmezdi çay içmek” diyorum kendi kendime, yüksek sesle. Sonra masama dönüyorum. E-maillerimi kontrol ediyorum. Yavaş çalışıyorum. Yavaş düşünüyorum. Çok yürümüş bacaklarım biraz sızlıyor. Eh, kahve vakti geliyor sonra. Biraz da kanyak… İçim ısınıyor. Beynime yakıt gitmeye başlıyor. Bunu hissedebiliyorum. Kafamdan türlü satırlar geçiyor. Envai çeşit hikaye girişleri. Bazen bir tam kitap yazıyorum kafamda, bir günde. Öyle esaslı cümleler kuruyorum ki, kendime şaşıyorum. Evde olsam aklıma gelmez bunlar diye düşünüyorum. Gerçekten de evdeyken aklıma gelmiyorlar. Hayatın içinde olmadığım müddetçe tek bir cümle bile yazamadığımı biliyorum. Umursamıyorum. Aslında önemsemiyorum. Gün geçip gidiyor. Hava artık erken kararıyor. Tinerciler ortalıkta görünmüyor. Sokaklar ıssız, caddelerde insanlar sessizce koşturuyor. Gidebileceğim pek çok yer var. Ama sadece eve gitmek istiyorum. Ayaklı lambanın kısık ışığı altında oturup, Hakan Günday okumak. Tam bir sessizlik… Saf… Aslında saf olan kim, ya da ne? Bunu düşündüğüm an, kalkıp bir bira açıyorum. İlk birayı bitirmeden, kapı çalıyor ve sevgilim geliyor. Ve günün en güzel hali başlıyor.


On yıl sonra da bu şekilde yaşamaya devam edebileceğimi bilmek beni hüzünlendiriyor. Aslında, istatistikler böyle bir şeyi bilmenin, bir ademoğlunu mutlu etmesi gerektiğini söylüyor. Fakat ben, hep olduğu gibi, “istisnalar kaideyi bozmaz” kısmında kalıyorum işin. Bunu da önemsemiyorum. Hala istisna olmaya bir nebze bile alışamamış olsam da. Öncelikli olarak hissettiğim şey, yadırgamak. Hayatı, insanları, işleri, okulları, maaşları, bebekleri… Her şeyi yadırgıyorum. Hiçbiri bana ait değil, ve ben mülkiyete sadece kitaplarım söz konusu olduğunda inanıyorum. Aslında kitaplara inanmıyorum, ama onları edinip okumak için ne denli efor sarf ettiğim düşünülecek olursa, kitap mülkiyeti konusunda biraz kapris yapabilirmişim gibi geliyor. Sonra boş veriyorum. Kitapsız da yaşayabiliyorum. Minimum maliyet, maksimum fayda... Ne için?

İzmir’e gitmek istiyorum. O sahile. Yine.

Orada olmak istiyorum.

Bir ben, bir o, çokça bira ve o oda.

İşte o zaman, bana “neler yapıyorsun” diye soran birine düzgün bir yanıt vermek isteyebilirim.

“Yaşıyorum aaabi…” derim ona, “Yaşıyorum.”




.